Tatil Vitrini

Sakız Size İyi Gelir

25 yıldır Sakız Adası’nda yaşayan İzmirli Rehber ve Otel işletmecisi Güher Ober Spordili; Milliyet Tatil okuyucuları için yazdı

Saat sabah yediyi henüz geçmiş. Sahile inen sokaklardan birinde, Kyma’ya bir an önce varmak için hızlı adımlarla yürürken, güneş tüm ihtişamıyla Çeşme’nin üzerinde yükseliyor ve beni selamlıyor. Gözlerim kamaşıyor; yanımdan geçen gölgeyi fark edemiyorum, fakat serzenişini duyuyorum: “Bir günaydın demedi.” Duruyorum. Tanımıyorum ama “Günaydın” diyorum. Orta yaşın üzerinde bir bey, onun yaşındaki her Sakızlı’nın yapacağı gibi sadece günün güzel geçmesi için selam vermiş, ben ise güneşin coşkusuna kapılmış, onu fark etmemişim. İçtenlikle özür dileyip günaydın diyorum, gülümsüyor ve geçip gidiyor. Yürümeye devam ederken, ne kadar şanslı olduğumu düşünüyorum. Güneş, beni günün koşuşturmasına iterken, tanımadığım biri nazikliği ve iyi niyetiyle bana yaşadığım yerin aydınlığını hatırlatıyor.

Hava mükemmel. Nem yok, hafif bir esinti sonbaharın yaklaştığını hissettiriyor. Denizde, yaz kış demeden yüzen mahalle sakinleri var. Rutin, basit ama insanı “Acaba ben de yapabilir miyim?” diye düşündüren bir manzara. Belki bir gün. Belki hayatımın saatle yarışmadığım başka bir döneminde. Aklımda iş var ama bir yandan da Emborios’taki Athena Tapınağı’na ne zaman gidebileceğimi düşünüyorum. Mavra Volia harika, orada denize girmek bambaşka bir duygu. Ama yaz mevsimi geçtikten sonra da Emborios’un, adadaki en eski limanlardan birinin sürprizleri var. Denize gelmeden solda, tepenin üstünde yer alan arkeolojik alan çok zengin olmasa da, manzara — hele hava parçalı bulutluysa — gölgeleriyle insanı büyülüyor. Manzara dışında beni mutlu eden başka bir şey de dağ çilekleri. Yıllar önce bir kış günü yaptığım arkeolojik alan ziyaretinin bana verdiği bir hediye. Çocukken, Karşıyaka İskelesi’nin karşısındaki leylekli Yapı ve Kredi Bankası önünde beş tanesinin harçlıklarıma oranla dünyalar kadar pahalıya satıldığını hatırlıyorum. Şimdi bu çilekler, bir hazine gibi. Bir de mor dağ laleleri vardı iskelenin karşısında satılan. Onlar da Karfas-Megas Limnionas sırtlarında yaptığımız bir yürüyüşün armağanıydı. Volissos’ta da toplamışlığım vardır bu laleleri. Kuzeybatıda, Agia Markella gibi kutsal mekanlara yakın, harika plajları ve muhteşem bir okulu olan mütevazi bir köy.

Hep düşünmüşümdür: Bu güzel manzaraya sahip, görkemli taş binada eğitim gören çocuklar, bunun ne büyük bir ayrıcalık olduğunu fark ediyorlar mı? Yoksa onlar için dünyanın en doğal şeyi mi? Lale demişken, bir de adada baharda yağan yağmura bağlı olarak sadece iki ya da üç hafta açan kapalı kırmızı laleler var. Halkios ve Dafnona sırtlarını gelin gibi süslerler. İlk kez duyanlar gelincik zanneder ama gördüklerinde hayran kalırlar. Zeytin ağaçlarının altına kırmızı bir halı gibi serilen bu laleleri fotoğraflamak için dahi baharda Sakız’a gelinir.

Pirgi güzel, Mesta da, Vessa ve Olimpi de. Orta Çağ köyleri olan bu yerler, insanı ister istemez büyülüyor. Kalabalıklara karışmadan dolaşabilirseniz, kendinizi bir film setinde gibi hissedersiniz. Sakız ağaçlarıyla iç içe yaşayan sakinleri, köylere ayrı bir hava katıyor. İlk defa gelenlerin mutlaka görmek istediği ve tur programlarının olmazsa olmazı bu Mastichahoria (Mastihahorya) köyleri, defalarca gelenlerin bile meydanda bir kahve içmeden ayrılmak istemediği yerlerdir. Bence, bu güzellikleri tamamlayan bir yapı daha var: Sakız Müzesi – Chios Mastic Museum. Adanın güneyinde, merkezden yaklaşık kırk dakika uzaklıktaki bu müze, adanın mücevherlerinden biri. Sakız Adası’nı, sakızın nasıl üretildiğini, tarihini ve kullanım alanlarını anlatıyor. Müzeye gitmenin tatilde vakit kaybı olduğunu düşünenlere bile “İyi ki gitmişim” dedirten bir yer. Eğer vakit yaz ise, Olimpi Mağarası’nı da ekleyin güney turunuza ve mağaradan on beş dakika uzaklıktaki Agia Dinami koyunda denize girip serinleyin.

Yazın telaşı geride kalıp sonbaharın sarı tonlarına teslim olduğunda, adanın dağları ve köyleri özellikle hafta sonları bize hayatın basit ama lezzetli yemeklerle devam ettiğini hatırlatır. Kimi zaman taze lor peyniri, kimi zaman kağıtta oğlak etiyle küçük aile işletmeleri insanın ruhunu doyurur. Sabahları Kyma’ya yürürken nazikliği hatırlatan beyefendi, artık dağ köylerinde kısıtlı imkanlarla yaşamakta olan biri. Kahvehanesinde “İsterseniz kendi kahvenizi yapıp ücretini tezgaha bırakabilirsiniz” yazan Leptopoda’nın yedi-sekiz sakininden biri.

25 yılı aşkın süredir güneşin Çeşme’nin üzerinden doğuşunu gören bir ada sakini olarak diyebilirim ki Sakız Adası, yazın sunduğu deniz tatilinden ve kısa bir güney köyleri turundan çok daha fazlası. Sakız, ziyaretçisinden çok sakini için yaşayan bir ada. Telaştan uzak, şekilden çok özün önemli olduğu bir yaşamın izlerini ziyaretçisine kısa sürede hissettiriyor. Köyleri, koyları, sakız ağaçları, havası ve basit yaşamıyla insana iyi geliyor. Henüz tanışmadıysanız, bir fırsat verin derim. Size de iyi gelsin.